İklim krizini tek başına bir sorun olarak görmek, gezegensel çöküşü hızlandırıyor.
Ekolojik miyopluk, iklim değişikliğini, Dünya sistemindeki daha geniş çaplı bozulmaların bir göstergesi olarak değil, birçok sorundan sadece biri olarak ele almak anlamına geliyor ve bu bakış açısı, riskleri algılama biçimimizi daraltıyor.
Küresel ölçekte iklim krizinin nasıl yönetileceğine dair tartışmalar çoğu zaman üst düzey taahhütlere ve ulusal hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığına odaklanıyor. Ancak bu teknik sonuçlara yoğunlaşmak, iklim eylemini sürekli olarak yetersiz bırakan daha derin bir sorunu gözden kaçırıyor.
Bu sorun, ekolojik miyopluktur: İklim değişikliğini, Dünya sistemindeki daha geniş çaplı bozulmaların bir göstergesi olarak değil, birçok sorundan sadece biri olarak ele almak. Bu bakış açısı, riskleri algılama biçimimizi daraltır ve siyasetin, iş dünyasının ve gündelik yaşamın, gezegensel istikrar hâlâ garantiymiş gibi sürmesine neden olur.
Kuruyan ve yanan Amazon’un arka planında, Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenen BM iklim zirvesi, bu bakış açısının neden artık işlemediğini açıkça gösterdi.
Ekolojik miyopluk, iklim değişikliğini gezegensel bir sorun olarak değil, sıradan bir çevre meselesi olarak yorumlar. İklimi, “çevre” ya da “sürdürülebilirlik” başlıklı ayrı bir kutuya yerleştirirken, toplumsal ve ekonomik yaşamın geri kalanını başka bölmelere ayırır. Oysa bu yaklaşım son derece dardır.
Siyasal jeoekoloji (siyaseti, Dünya’nın ekolojik sistemlerinden ayrı düşünülemeyecek bir olgu olarak ele alan bir yaklaşım) bu eksikliği anlamak için bir çerçeve sunar. Bu bakışa göre siyaset ile ekoloji ayrılmazdır; çünkü modern toplumlar enerji kullanımı, arazi dönüşümü ve endüstriyel altyapılar yoluyla Dünya sisteminin içine gömülüdür. Bu bağlantılar iklim risklerini ve eşitsizlikleri şekillendirir, ancak çoğu zaman görünmez kalır.
Birçok insanın gündelik sohbetlerinde, rekor sıcaklıklar ya da seller hâlâ olağan dışı hava olayları olarak tanımlanmakta; oysa bunlar gıda fiyatlarını ve halk sağlığını etkileyen değişen bir iklimin işaretleridir. Şirketler net sıfır hedefleri açıkladıkları halde, yeni emisyonları kalıcı hale getiren faaliyetlerini genişletmeye devam etmektedir.
Bu arada hükümetler, asıl itici güçler finans ya da güvenlik alanında olmasına rağmen sorumluluğu çevre bakanlıklarına devrediyor. Oysa çok daha net bir bakış açısına ihtiyacımız var.
Son 10 yıl, kayıtlara geçen en sıcak dönem oldu. Bu yılki BM iklim zirvesine ev sahipliği yapan Amazon bölgesi, nehir taşımacılığını ve Amerika kıtası genelindeki yağış düzenini bozacak kadar şiddetli kuraklıklar yaşıyor. Bu gelişmeler birbirinden kopuk değil; Dünya sisteminin giderek artan bir baskı altında olduğuna işaret ediyor.
Modern toplumlar aynı zamanda refahlarının çok basit bir fiziksel sürece dayandığını çoğu zaman unutuyor: yakmak. Kömürden petrole, evleri ve sanayiyi çalıştıran doğal gaza kadar çağdaş uygarlık, yanma üzerine inşa edildi.
Bu durum insanlığı, atmosferi, okyanusları ve tüm yaşamın dayandığı ekosistemleri yeniden şekillendiren gezegensel bir güç haline getirdi.
Ancak ekolojik miyopluk, hükümetlerin ve kurumların gereken aciliyetle harekete geçmesini zorlaştırıyor. İklim, yalnızca bir sektör olarak ele alındığında, eylemler emisyon hedefleri ya da karbon piyasaları gibi dar kanallara sıkışıyor; gezegeni dönüştüren daha derin dinamikler ise büyük ölçüde dokunulmadan kalıyor. Arazi kullanımı, fosil yakıt altyapısı ve küresel tedarik zincirleri, istikrarsızlaşmanın temel itici güçleri olmaya devam ediyor.
Gezegensel bir mercek
Ekolojik miyopluğu aşmanın yolu, siyasal jeoekolojinin sunduğu gezegensel bakış açısını benimsemekten geçiyor. Bu yaklaşım basit bir öncüle dayanır: İnsanların bağımlı olduğu her şey; enerji, su, gıda ve sağlık dahil, Dünya sisteminin içine gömülüdür.
Bu mercekten bakıldığında öncelikler değişir. İklim politikası, ekonomik ve sosyal politikalardan ayrı düşünülemez hale gelir. Emisyon hedefleri; arazi kullanımı, altyapı ve toplumların ne ürettiği, ne inşa ettiğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Yerel ve yerli bilgi sistemleri, dayanıklılığın vazgeçilmez kaynakları olarak kabul edilir. Amazon gibi ekosistemlerin korunması, yağış düzenlerini ve bölgesel istikrarı ayakta tutan süreçlerin korunması anlamına gelir.
Bu bakış açısı, araştırma ve politika çevrelerinde giderek daha fazla tartışılan gezegensel yönetişim anlayışıyla da örtüşür. Bu, yalnızca küresel yönetişimin daha geniş ölçekte uygulanması değildir; toplumların ekolojik sınırlar içinde nasıl yönetilebileceğine ve değişen koşullar karşısında Dünya sisteminin verdiği geribildirimlere nasıl yanıt verileceğine odaklanır. Yani iklimi dışsal bir sorun olarak yönetmek yerine, onu, yarattığı zincirleme etkilerle birlikte ele alır.
Örneğin, hidroelektrik üretimini tehdit eden azalan nehir debileri ya da gıda üretimi ve taşımacılığı aksatan şiddetli seller, Dünya sistemindeki değişimlerin yalnızca iklim politikasını değil, birçok sektörü aynı anda nasıl etkilediğini gösterir.
Daha net görebilmek, daha bilgece hareket etmenin ilk adımıdır.
Asıl mesele yalnızca emisyonları azaltmak değildir. Toplumların canlı Dünya ile kurduğu ilişkiyi nasıl kavradığını ve nasıl örgütlediğini yeniden düşünmek; medya anlatılarında, kurumsal yapılarda ve ekonomik tercihlerdeki ekolojik miyopluğu aşmaktır.
Amazon sıklıkla “gezegenin akciğerleri” olarak tanımlanır. Ancak aynı zamanda insan yaşamının Dünya sistemine ne kadar sıkı biçimde bağlı olduğunu ve bu sistemin ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren bir aynadır. Şimdi, bu aynayı kullanarak ekolojik miyoplukla yüzleşme zamanı…
