MSCI’ye göre iklim ve sürdürülebilirlik alanının geleceğini artık siyasi vaatler değil, piyasa dinamikleri belirliyor.
MSCI tarafından yayımlanan “Sustainability and Climate: Trends to Watch for 2026” raporu, küresel sürdürülebilirlik gündeminde belirgin bir yön değişimine işaret ediyor. Rapora göre geçmişte iklim politikalarında öncü rol üstlenen birçok hükümet, bugün artan jeopolitik gerilimler, ulusal güvenlik kaygıları, ticari rekabet ve teknolojik üstünlük hedefleri nedeniyle önceliklerini yeniden tanımlıyor. Bu süreçte iklim ve sürdürülebilirlik alanındaki eylemler ise zayıflıyor. Buna karşın rapor, sermaye piyasalarının bu politik dalgalanmaya paralel bir şekilde yavaşlamadığını vurguluyor.
MSCI’nin raporu, enerji dönüşümünün artık ağırlıklı olarak piyasa koşullarıyla şekillendiğini ortaya koyuyor. Yenilenebilir enerji ve elektrikli ulaşım gibi alanlarda maliyetlerin hızla düşmesi, bu teknolojileri devlet desteklerine bağımlı olmaktan çıkarırken, bu teknolojilere olan talebi de artırıyor.
MSCI’nin küresel hisse senetleri üzerinde yaptığı analiz, düşük karbonlu teknolojilerden gelir elde eden şirketlerin borsada daha iyi performans gösterdiğini ortaya koyuyor. Özellikle maliyet açısından rekabetçi ve olgunlaşmış teknolojilere odaklanan şirketler, henüz deneme aşamasında olan ya da ticari karşılığı netleşmemiş çözümlere yatırım yapan şirketlere kıyasla daha yüksek getiri sağlıyor. Bununla birlikte veri merkezlerinin hızla artan elektrik ihtiyacı, enerji arz güvenliği kaygıları ve fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalardan duyulan rahatsızlık, düşük karbonlu enerji yatırımlarını piyasalar açısından daha cazip hale getiriyor.
Buna karşılık rapor, karbon yakalama veya ileri biyoyakıtlar gibi henüz yeterince olgunlaşmamış teknolojilerde ilerlemenin hâlâ devlet politikalarına bağlı olduğunu vurguluyor. Bu alanlarda maliyetler yüksek, uygulamalar sınırlı ve piyasa sinyalleri tek başına yatırımı sürdürebilecek güçte olmadığı için yatırımcılar bu alanlara mesafeli yaklaşıyor.
Fiziksel iklim riskleri sermaye için kritik konumda
Rapor, özellikle altyapı yatırımlarında fiziksel iklim risklerinin artık göz ardı edilemeyecek düzeye ulaştığını ortaya koyuyor. Altyapı varlıklarının uzun ömürlü, yer değiştirmesi zor ve sermaye yoğun yapısı, bu yatırımları aşırı hava olaylarına karşı diğer varlık sınıflarına kıyasla çok daha kırılgan hale getiriyor.
Bu riskin boyutunu ölçmek için MSCI’nin 1.427 özel sermaye fonu üzerinden gerçekleştirdiği analiz, sigorta ve risk yönetiminde referans alınan “200 yılda bir gerçekleşen tropikal siklon” senaryosunu temel alıyor. Bulgulara göre, küresel sıcaklık artışının yaklaşık 3°C olduğu bir senaryoda, 2050’ye gelindiğinde varlık değerinin yüzde 20’sinden fazlasını kaybetme riski taşıyan yatırımların oranı beş kat artıyor.
Raporda ayrıca kayıpların yalnızca fiziksel hasarla sınırlı olmadığı vurgulanıyor. MSCI’nin önceki çalışmalarına atıfla, iş kesintilerinden kaynaklanan ekonomik kayıpların, doğrudan varlık hasarının yaklaşık 14 katına kadar çıkabildiği belirtiliyor. Buna yükselen sigorta maliyetleri de eklendiğinde, altyapı yatırımlarının toplam risk profili hızla ağırlaşıyor. Nitekim sigorta sektöründe doğal afet ve fiziksel risk teminatlarına ilişkin primlerin 2030’a kadar yaklaşık yüzde 50 artması bekleniyor ve kimi sigorta şirketlerinin iklim riski yüksek bazı bölgelerden çekilmesi ihtimali de tartışılıyor.
Merkez bankaları iklim risklerini makroekonomik bir risk olarak değerlendiriyor
MSCI raporuna göre hükümetler ve siyaset kurumları sürdürülebilirlik raporlaması konusunda geri adımlar atsa bile, merkez bankaları bu alandan geri çekilmiyor. Aksine, iklim riskleri giderek daha net biçimde finansal istikrar meselesi olarak ele alınıyor. MSCI’nin incelediği 27 ülke ve bölgenin önemli bir bölümünde, bankalardan artık yalnızca iklim risklerini tanımlamaları değil, bu risklere karşı somut risk yönetimi süreçleri ve yeterli sermaye tamponları oluşturmaları bekleniyor.
Raporda özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın yaklaşımı öne çıkarılarak, iklim risklerini kredi portföylerinde yeterince değerlendirmediği gerekçesiyle bir bankaya doğrudan ceza uygulandığı hatırlatılıyor.
MSCI’ye göre bu yaklaşımın temel nedenini aşırı hava olayları, geçiş riskleri ve doğa kaybının bankaların kredi kalitesini, teminat değerlerini ve bilanço dayanıklılığını doğrudan etkileyebilecek büyüklüğe ulaşması oluşturuyor. Bu nedenle merkez bankaları, iklim riskini artık çevresel bir başlık değil, makroekonomik ve sistemik bir risk olarak konumlandırıyor.
Kamunun etkisi hisselerde getiriyi kısıtlıyor
MSCI’nin raporu, son yıllarda devletlerin stratejik sektörlerde daha doğrudan rol üstlendiğine de dikkat çekiyor. MSCI, devlet etkisinin hisse senedi tarafında getiriyi baskıladığını, tahvil tarafında ise riski azalttığını ortaya koyuyor.
Analize göre yapay zekâ, savunma ve kritik mineraller gibi alanlarda devletlerin rolünün artması, tedarik güvenliği ve ulusal çıkarlar açısından anlaşılır olsa da hisse senedi yatırımcıları açısından olumlu sonuçlar doğurmuyor. Bunun temel nedenini ise şirketlerin yalnızca kârlılık ve verimlilik hedefleriyle değil; stratejik üretimi sürdürme veya siyasi öncelikleri gözetme gibi finansal olmayan hedeflerin önceliklendirilmesi oluşturuyor.
Buna karşılık tablo tahvil yatırımcıları açısından tersine dönüyor. Devlet ortaklığı veya güçlü kamu desteği bulunan şirketler, borç piyasalarında genellikle daha güvenli algılanıyor. Yatırımcılar, bu tür şirketlerin kriz anlarında devlet tarafından destekleneceğini veya iflasa terk edilmeyeceğini varsaydığı için, bu şirketlerin tahvilleri daha düşük risk primiyle işlem görüyor. MSCI analizine göre, devlet payı yüksek şirketlerin tahvilleri; kredi notu düşüşü veya temerrüt gibi olumsuz kredi olaylarını daha seyrek yaşıyor.
Sürdürülebilirlik verileri finansal kararların merkezine yerleşiyor
Raporda sürdürülebilirlik verilerinin geleceğine de odaklanılıyor. Yapay zekâ sayesinde büyük veri setleri hızla işlenebilir hale gelirken, yatırımcıların asıl talebinin “çok veri” değil, finansal olarak anlamlı ve karşılaştırılabilir veri olduğu vurgulanıyor.
AB’de Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi’nin (CSRD) sadeleştirilmesi ile ABD’de iklim beyanlarının belirsizliğe girmesi, yatırımcıları verileri doğrudan şirketler üzerinden talep etmeye yöneltiyor. Dolayısıyla MSCI, daha net iklim hedefleri ve iş gücü göstergeleri sunan şirketlerin, piyasada daha düşük sermaye maliyetiyle fonlanabildiğini belirtiyor. Şirketler için sürdürülebilirlik raporlaması artık bir uyum yükümlülüğü değil, doğru yapıldığında finansal avantaj sağlayan bir unsur haline geliyor.
MSCI’nin değerlendirmesine göre 2026’da sürdürülebilirlik alanındaki temel belirleyici, siyasi taahhütler değil; ekonomik gerçekler olacak. Enerji dönüşümünün maliyeti, iklim eylemsizliğinin finansal bedeli ve yatırım kararlarını şekillendiren verinin kalitesi, sermayenin yönünü tayin eden ana unsurlar arasında yer alacak.
