“Made in Europe” Kriteri: Rekabetçi Avrupa Sanayisinin Temel Unsurları ve Türkiye’ye Olası Yansımaları başlıklı etkinlik gerçekleştirildi.
Avrupa İşletmeler Ağı Projesi – Avrupa Birliği Seminerleri kapsamında “Made in Europe” Kriteri: Rekabetçi Avrupa Sanayisinin Temel Unsurları ve Türkiye’ye Olası Yansımaları etkinliği InterContinental İstanbul’da gerçekleştirildi.
Açılış konuşmasını İSO Yönetim Kurulu Üyesi Celal Kaya’nın yaptığı etkinlikte BloombergHT TV Programcısı Hande Berktan moderatörlüğünde panel gerçekleştirildi. Panelde İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas, İstanbul Ekonomi Danışmanlık Yönetici Ortağı ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) Direktörü Sinan Ülgen, Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği (TAYSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Yakup Birinci ve Ticaret Bakanlığı Uluslararası Anlaşmalar Genel Müdürlüğü AB Tek Pazar ve Yeşil Mutabakatı Daire Başkanı Elif Berrak Taşyürek konuşmacı olarak yer aldı.
Panelde “Made in Europe” kriterinin kapsamı ve olası tasarım seçenekleri, AB’de mevcut durum ve beklenen adımlar, üye ülkeler ve sektörler içindeki farklı yaklaşımlar ile Türkiye açısından risk ve fırsat alanları ele alındı.
“Made in Europe” tartışması Türkiye için stratejik bir dönemeç
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan İSO Yönetim Kurulu Üyesi Celal Kaya, küresel tedarik zincirlerinde yaşanan dönüşüme dikkat çekti. Yatırım ve üretim kararlarının artık yalnızca maliyet hesabına göre değil; güvenilir ortaklıklar, öngörülebilirlik, dayanıklılık ve stratejik uyum gibi unsurlar çerçevesinde şekillendiğini belirten Kaya, sanayi politikalarının da “açık pazar” yaklaşımından giderek daha fazla “ekonomik güvenlik ve rekabetçilik” yaklaşımına kaydığını ifade etti.
Avrupa Birliği’nin küresel ticaret ağını genişlettiği ve yeni bir düzen arayışı içinde olduğu bir döneme işaret eden Kaya, “Güney Amerika ülkeleri ve Hindistan ile sonuçlandırılan serbest ticaret anlaşmaları, AB’nin ticaret ortaklarıyla serbest ticaret ağını büyütme ve konsolide etme iradesini göstermektedir. Bu gelişmeler, ‘Made in Europe’ yaklaşımının daha geniş bir stratejik yönelimin parçası olarak şekillendiğine işaret etmektedir. Bu tablo, Türkiye’nin Gümrük Birliği ilişkisinin yapısal bir boyutunu da öne çıkarıyor: Birlik, üçüncü ülkelerle Serbest Ticaret Anlaşmaları’nı genişletirken, Türkiye aynı anda taraf olmadığı için asimetrik etkiler oluşabilmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin eş zamanlı Serbest Ticaret Anlaşması müzakere edebilmesi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ihtiyacı daha da acil hale gelmiştir. Bugün ‘Made in Europe’ tartışmasını kritik kılan nokta, yaklaşımın bir ‘yerel içerik’ kriteri üzerinden pazar oluşturma şartına dönüşebilme ihtimalidir” dedi.
Türkiye açısından Gümrük Birliği ilişkisinin yapısal boyutuna da değinen Kaya, “Türkiye’nin Avrupa Birliği değer zincirleriyle entegrasyonu yalnızca ticaret rakamlarından ibaret değildir; ülkemizde üretim yapan Avrupalı şirketlerin kapasitesi ve Türkiye’deki doğrudan yatırımlar, bu entegrasyonun asli parçasıdır. ‘Made in Europe’ tanımında Türkiye’deki üretimin dikkate alınması; yalnız Türk üreticiler için değil, Türkiye’de üretim yapan Avrupalı şirketler için de önem taşımaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin bu yeni çerçevede doğru konumlanması; karşılıklı kazanım, tedarik güvenliği ve rekabetçilik açısından stratejik önemdedir” ifadelerini kullandı.
Made in Europe rekabet dengesini değiştiriyor
Açılış konuşmasının ardından “Made in Europe” kriterinin kapsamı, üye ülkeler ve sektörler içindeki farklı yaklaşımlar ile Türkiye açısından risk ve fırsat alanlarının ele alındığı panele geçildi. BloombergHT TV Programcısı Hande Berktan moderatörlüğünde gerçekleştirilen panelde konuşan İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas, Avrupa Birliği’nin bugün geldiği noktayı anlamak için birkaç yıl geriye, Yeşil Mutabakat’ın açıklandığı döneme dönmek gerektiğini söyledi.
Yeşil Mutabakat’ın yalnızca bir çevre politikası olmadığını vurgulayan Nas, bunun Avrupa ekonomisinin yönünü değiştiren, sanayinin işleyişini yeniden tanımlayan ve büyüme modelini dönüştüren kapsamlı bir strateji olduğuna dikkat çekti. Ancak bu süreçte AB’nin çeşitli zorluklarla karşılaşmaya başladığını da belirten Nas, “Önce pandemi küresel tedarik zincirlerini sarstı. Ardından Rusya-Ukrayna savaşı enerji güvenliği meselesini Avrupa’nın tam merkezine taşıdı. Avrupa, yıllardır güvendiği liberal küresel düzenin ve küresel tedarik zinciri mimarisinin aslında düşündüğü kadar sürdürülebilir olmadığını fark etti. Kırılganlıklar görünür hale geldi. Ve bu noktada ‘dayanıklılık’ kavramı, en az sürdürülebilirlik kadar önemli bir başlık haline geldi.
Avrupa Birliği kritik bir dönemece girdiğini gördü. Politika tasarımına baktığımızda da bunu net şekilde görüyoruz. Yeşil Mutabakat’ın ardından Net Sıfır Sanayi Yasası ve Kritik Hammaddeler Yasası gibi düzenlemeler devreye alındı. Bu adımların amacı sadece karbon azaltmak değildi; aynı zamanda stratejik özerklik sağlamak, kritik teknolojilerde ve hammaddelerde dışa bağımlılığı azaltmaktı” dedi.
“Made in Europe” kapsamında iki temel hedef bulunduğunu belirten Nas, birinci hedefin yüksek karbon emisyonuna sahip sektörlerin karbonsuzlaşmasını sağlamak ve bu dönüşüme finansman akışını mümkün kılmak olduğunu ifade etti. Çelikten çimentoya, kimyadan ağır sanayiye kadar karbon yoğun sektörlerin dönüşümünün bu kapsamda ele alındığını aktaran Nas, ikinci hedefin ise net sıfır ve temiz teknolojilerde ölçek ekonomileri yaratmak olduğunu söyledi. Avrupa’nın yalnızca bu teknolojileri kullanan değil, aynı zamanda üreten ve küresel ölçekte rekabet eden bir merkez olmayı amaçladığını vurguladı.
Öte yandan bazı alanların hâlâ netleşmediğine de işaret eden Nas, “Avrupa’nın ekonomik alanındaki ülkeler çerçevenin içinde görünüyor; ancak düzenlemelerin ‘güvenilir ortaklar’a da açılabileceğine dair ipuçları da var. Bu anlamda Avrupa’nın tamamen içine kapandığını söylemek için henüz erken. Örneğin Güney Kore gibi Avrupa rekabetçiliğine katkı sağlayabilecek ülkeler bu kapsamda öne çıkıyor. Bu noktada ‘Made in Europe’ yaklaşımının ‘Made with Europe’ anlayışına da evrilebilir” ifadelerini kullandı.
Avrupa’nın yeni sanayi stratejisinde Türkiye nerede duruyor?
Ticaret Bakanlığı Uluslararası Anlaşmalar Genel Müdürlüğü AB Tek Pazar ve Yeşil Mutabakatı Daire Başkanı Elif Berrak Taşyürek, Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğiyle mücadele sürecinin Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte yeni bir faza geçtiğini belirterek, 2050 karbon nötr hedefinin yalnızca sembolik bir taahhüt olmadığını vurguladı. Bu hedefin ardından çok kapsamlı mevzuatların yürürlüğe girdiğini ifade eden Taşyürek, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, Emisyon Ticaret Sistemi ve enerji verimliliği yükümlülükleri gibi düzenlemelerin ortak amacının AB pazarına arz edilecek ürünlerin giderek daha düşük karbonlu, hatta mümkün olduğunca emisyonsuz olmasını sağlamak olduğunu söyledi.
Taşyürek konuşmasında “Ancak zaman içinde AB şunu daha net görmeye başladı: İddialı iklim politikaları uygulamak başka, bu politikaların gerektirdiği teknolojileri ve hammaddeleri rekabetçi biçimde üretmek başka bir meseleydi. Avrupa’nın pek çok kritik hammaddeye dışa bağımlı olduğu, özellikle temiz teknoloji ekipmanlarında Çin’in düşük maliyetli üretimiyle rekabet etmekte zorlandığı, enerji arzında ise Rusya’ya olan bağımlılığın sanayi rekabetçiliğini zayıflattığı açık biçimde ortaya çıktı. Yani AB bir yandan dünyanın en iddialı iklim mevzuatını yürürlüğe koyarken, diğer yandan kendi sanayisinin bu dönüşümü rekabetçi koşullarda gerçekleştirmekte zorlandığını fark etti. Bu noktada iki yönlü bir yaklaşım geliştirdi. İlk olarak, mevcut mevzuatlarda bazı basitleştirmelere gidildi. Bazı düzenlemeler ertelendi, bazı yükümlülükler sadeleştirildi. Buradaki amaç, özellikle sanayinin üzerindeki idari ve mali yükü azaltmak ve dönüşüm sürecini daha yönetilebilir hale getirmek. İkinci ve belki de daha kritik başlık ise rekabetçilik gündemi. Buna ‘yeşil rekabetçilik’ diyebiliriz. Avrupa Birliği artık yalnızca karbon azaltımı hedefleyen bir politika seti yürütmüyor; aynı zamanda bu dönüşümün Avrupa içinde üretim, istihdam ve teknoloji kapasitesi yaratmasını istiyor” dedi.
Bu çerçevede “Made in Europe” yaklaşımının öne çıktığını belirten Taşyürek, “Taslak metinlerde yer alan ‘Made in Europe’ yaklaşımın tam içeriğini önümüzdeki dönemde daha net göreceğiz. Şu aşamada otomotiv sektörü öne çıkmış olsa da bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu söyleyebiliriz. Çimento, demir-çelik, alüminyum gibi karbon yoğun sektörlerin; ısı pompaları, nükleer reaktörler gibi düşük karbonlu teknolojilerin; hatta tek kullanımlık plastikler gibi ürün gruplarının yeni sınıflandırmalara ve yerli üretim kriterlerine tabi tutulması olası. Dolayısıyla bu politikanın yalnızca enerji ya da otomotivle sınırlı kalmayacağını, sanayinin pek çok koluna yayılacağını söylemek mümkün” ifadelerini kullandı.
Taşyürek, AB’nin son dönemde geliştirdiği rekabetçilik ve yeşil sanayi politikalarının doğrudan hedefinde Türkiye’nin olmadığını da vurguladı. AB’nin asıl odaklandığı meselenin, başta Çin olmak üzere özellikle kapasite fazlası üretim yapan Uzak Doğu ülkeleri olduğunu belirten Taşyürek, düşük maliyetli ve yüksek ölçekli üretim modelinin Avrupa sanayisi üzerinde ciddi bir rekabet baskısı oluşturduğunu ifade etti.
Türkiye’nin ise farklı bir konumda olduğunu dile getiren Taşyürek, “Türkiye olarak uzun süredir Avrupa ile entegre bir üretim yapısına sahibiz. Gümrük Birliği çerçevesinde oluşmuş tedarik zincirleri, karşılıklı yatırım ilişkileri ve sanayi entegrasyonu göz önüne alındığında, AB açısından Türkiye herhangi bir ‘üçüncü ülke’ değil. Tam tersine, Avrupa sanayisinin değer zincirinin bir parçasıyız. Bu nedenle bizi dışarıda bırakacak bir yaklaşımın, Avrupa ekonomisi açısından da maliyetli olacağını somut verilerle ortaya koyabiliyoruz. Pek çok alanda Türkiye’nin üretim kapasitesi ve kalite standardı, Avrupa pazarının rekabetçiliğini destekleyen bir unsur. Ancak şunu da göz ardı edemeyiz: Avrupa Birliği bir yandan yeşil teknolojileri geliştirmeye, temiz sanayiyi Avrupa içinde büyütmeye ve ‘Made in Europe’ anlayışını güçlendirmeye çalışırken, Türkiye’nin bu alanda geri kalma lüksü yok. Eğer AB yeni dönemi yeşil rekabetçilik üzerine kuruyorsa, bizim de hem teknoloji geliştirme hem de üretim kapasitesi açısından bu dönüşüme eş zamanlı uyum sağlamamız gerekiyor. Bu sadece çevresel bir zorunluluk değil; aynı zamanda stratejik bir ekonomik gereklilik” dedi.
Türkiyesiz bir Avrupa sanayisi mümkün mü?
İstanbul Ekonomi Danışmanlık Yönetici Ortağı ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) Direktörü Sinan Ülgen, Gümrük Birliği çerçevesinde Avrupa Birliği ile kurulan derin ve yapısal entegrasyon dikkate alındığında Türkiye’nin “Made in Europe”un bir parçası olabileceği yönünde değerlendirmede bulundu.
Türkiye’nin bu konumunun yalnızca hukuki bir statü tartışması olarak ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Ülgen, meselenin güçlü bir ekonomik boyutu bulunduğunu ve bu boyutun giderek daha stratejik hale geldiğini ifade etti. Ülgen konuşmasında “Türkiye’nin ‘Made in Europe’ içinde konumlanması sadece Türkiye’nin lehine olacak bir yaklaşım değildir; aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de çıkarınadır. Çünkü bugün üretim zincirleri ulusal sınırlar üzerinden değil, entegre değer zincirleri üzerinden şekillenmektedir. Türkiye ile AB arasındaki ticaret ve üretim ilişkileri klasik bir üçüncü ülke ticareti değildir. Ortak standartlara dayalı, karşılıklı bağımlılık içeren ve sanayi politikalarıyla iç içe geçmiş bir yapıdır. Türkiye’yi üçüncü bir ülke gibi değerlendirmek, özellikle sanayi ve tedarik zincirleri açısından Avrupa ekonomisi için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bunun en somut örneklerinden biri otomotiv sektörüdür. Türkiye, Avrupa otomotiv endüstrisinin önemli bir üretim partneridir. Parça üretiminden nihai montaja kadar birçok aşamada Avrupa markalarıyla entegre bir üretim modeli söz konusudur. Türkiye’de üretilen araçların ve komponentlerin önemli bir bölümü Avrupa pazarına yönelmekte, Avrupa’daki üretim sürekliliğine katkı sağlamaktadır” dedi.
Bu tablonun yalnızca otomotiv sektörüyle sınırlı görülmemesi gerektiğini vurgulayan Ülgen, “Birçok sektörde Türkiye, Avrupa değer zincirlerinin tamamlayıcı ve güçlendirici bir halkasıdır. Dolayısıyla mesele sadece bir etiket meselesi değildir. ‘Made in Europe’ kavramı, Avrupa’nın rekabet gücünü, tedarik güvenliğini ve sanayi direncini ifade eden bir çerçevedir. Türkiye’yi bu çerçevenin dışında konumlandırmak, fiilî ekonomik gerçeklikle örtüşmemektedir. Aksine, Türkiye’nin bu yapı içinde değerlendirilmesi, hem Avrupa’nın küresel rekabet gücünü artıracak hem de karşılıklı ekonomik entegrasyonu daha sürdürülebilir bir zemine oturtacaktır” ifadelerini kullandı.
‘Made in Europe’ tartışmasında Türkiye konumunu güçlendirmeli
Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği (TAYSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Yakup Birinci ise Avrupa Birliği’nin karar alma ve uygulama süreçlerinde artık çok daha hızlı hareket ettiğini belirterek, bu yeni dönemde Türkiye’nin edilgen bir pozisyonda kalma lüksü olmadığını söyledi. Sürecin bireysel çabalarla çözülemeyeceğini vurgulayan Birinci, bunun çok katmanlı, çok paydaşlı ve uzun soluklu bir süreç olduğuna dikkat çekti.
Avrupa Birliği içinde de yaklaşımların ülkeler arasında farklılık gösterdiğini ifade eden Birinci, “Örneğin ‘Made in Europe’ konusunda Fransa daha üst perdeden, daha politik ve iddialı açıklamalar yapıyor. Ama Almanya entegrasyon ve tedarik zinciri perspektifiyle hareket ediyor; yıllar içinde kurulmuş güçlü bir sanayi ve tedarik ağı var ve bu yapıyı koruyarak sürdürmeyi savunuyor. Bizim de bu tabloyu doğru okuyarak, mevcut entegrasyonumuzu koruyacak ve güçlendirecek bir yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor. Bu uzun soluklu bir süreç olacak. Bir günde sonuç alınmasını beklemek gerçekçi değil. Bu nedenle konuyu sürekli gündemde tutmamız, iş dünyasını, kamu kurumlarını ve diğer paydaşları harekete geçirmemiz büyük önem taşıyor. Sessiz kalarak ya da gelişmeleri uzaktan izleyerek bir yere varamayız” dedi.
Hukuki ve ekonomik açıdan bakıldığında tedarik zincirlerinin bugünden yarına kopmasının kolay olmadığını ifade eden Birinci, “Türkiye, Avrupa için sıradan bir tedarikçi değil; birçok sektörde güçlü bir üretici ve ihracatçı. Böylesine büyük bir pazarın içinde, böylesine önemli bir oyuncuyken hangi stratejik hedef doğrultusunda ilerlediğimizi net biçimde ortaya koymalıyız. Türkiye, Avrupa’nın dışında değil. Bu gerçeği hem biz sahiplenmeli hem de muhataplarımıza güçlü bir şekilde anlatmalıyız. Önümüzde zorlu ama yönetilebilir bir süreç var. Kararlı, koordineli ve uzun vadeli bir perspektifle hareket ettiğimiz sürece bu dönüşümü fırsata çevirebiliriz” ifadelerini kullandı.
Etkinlik, panel sonrasında gerçekleştirilen soru-cevap bölümünden sonra sona erdi.
Etkinliğin kaydını izlemek için tıklayınız.
