Zirve küresel büyüme, güvenlik ve toplumsal dayanıklılığın, iklim değişikliği ve kaynak baskısıyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösterdi.
Dünya Ekonomik Forumu’nun (World Economic Forum, WEF) 56. Yıllık Toplantısı, yalnızca jeopolitik gerilimler, ekonomik büyüme ve teknolojik dönüşüm değil; iklim değişikliği, su krizleri ve sürdürülebilirlik gibi çevresel konuları da merkezine aldı.
İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleştirilen zirve, bu yıl “Diyalog Ruhu” temasıyla düzenlendi. Farklı ülkelerden 65’e yakın devlet başkanı ve başbakanın katıldığı zirve, yalnızca katılım düzeyiyle değil, küresel düzenin geldiği kırılma noktalarını açık biçimde ortaya koymasıyla da dikkat çekti.
Zirvede iklim, karmaşık jeopolitik ortama rağmen öncelikli gündem maddeleri arasında yer aldı. Zirvenin panel ve oturumlarında iklim değişikliğinin altyapıyı, gıda sistemlerini ve doğal kaynaklara erişimi yeniden şekillendirdiği, doğa tahribatının ise tedarik zincirlerinde ve kamu maliyesinde ciddi riskler oluşturduğu ortak bir değerlendirme olarak öne çıktı.
Zirvedeki oturumlarda, yenilenebilir enerji yatırımlarındaki artış olumlu bir gelişme olarak değerlendirilirken, bu alandaki inovasyonun küresel ekonomik büyümeye katkı sağlayabileceğine dikkat çekildi. Ancak, iklim sistemindeki kritik eşiklerin aşılmasının geri dönüşü zor ya da imkânsız etkiler yaratabileceği konusundaki risklere de dikkat çekildi.
Su krizi, ekonomik ve toplumsal risk olarak konumlandırılıyor
Zirvede, su konusu geniş ölçekte bir alt tema olarak “Blue Davos (Mavi Davos)” başlığı ile ele alındı. WEF’in resmi tanımına göre Mavi Davos, suyla ilgili yeni girişimleri birbirine bağlayan bir yaklaşımı oluşturuyor ve su ekosistemlerinin dünya ticareti, hayat kaynağı olarak gıda üretimi, şehir dayanıklılığı ve iklim direnci için kritik olduğunu vurguluyor.
Mavi Davos’un temel çıkış noktasını, su krizinin yalnızca çevresel değil, ekonomik ve sosyal bir risk olarak görülmesi oluşturuyor. Zira dünyanın su döngüsü iklim değişikliğinin etkisiyle dengesini yitiriyor. Bu değişim yalnızca doğal sistemleri değil, gıda üretimi, ticaret yolları ve halk sağlığını da eş zamanlı etkiliyor.
Zirvede bu entegre su perspektifi, özellikle tatlı su kaynaklarının azalması, yer altı suyu sistemlerinin tükenmesi, buzulların erimesi ve okyanus ile denizlerin bütünleşik yönetimi üzerinden ele alındı.
Küresel su iflası, ekonomik ve gıda güvenliğini tehdit ediyor
Zirvenin gündeminde geniş yer bulan su güvenliği, ekonomik büyüme ve toplumsal dayanıklılıkla ilişkilendirildi ve suya erişimdeki kesintilerin, tedarik zincirlerini aksatabileceği gibi gıda fiyat dalgalanmalarına, istihdam sorunlarına ve toplumsal risklere de yol açabileceğine dikkat çekildi.
Zirvede paylaşılan analizler, su altyapısına yapılacak yatırımların yalnızca insan yaşamını desteklemekle kalmayacağı, aynı zamanda ekonomik büyümeyi destekleyecek yeni fırsatlar yaratacağı görüşünü ortaya koydu.
Nitekim zirvenin hemen öncesinde WEF tarafından yayımlanan “Bridging the €6.5 Trillion Water Infrastructure Gap: A Playbook” raporu da küresel su altyapısının, ekonomik büyüme, iklim direnci ve toplumsal eşitlik açısından kritik bir eşikte bulunduğunu ortaya koydu.
Rapora göre 2040’a kadar güvenli içme suyu ve sanitasyona erişim, iklim dayanıklılığı ve teknolojik dönüşüm için toplam 11,4 trilyon avroluk yatırım gerekiyor. Mevcut eğilimler ise 6,5 trilyon avroluk bir finansman açığına işaret ediyor. Bu açığın kapatılması halinde 8,4 trilyon avro ilave küresel GSYH yaratılması ve 206 milyon tam zamanlı istihdam sağlanması mümkün hale geliyor. Su altyapısı yatırımları, enerji ve dijital altyapıya kıyasla daha yüksek ekonomik çarpan etkisi sunuyor.
Yatırım ihtiyacını şekillendiren dört temel unsur eşit erişim, altyapı dayanıklılığı, döngüsellik ve kaynak geri kazanımı ile yenilikçilik olarak öne çıkıyor. Bugün dünya genelinde 2,2 milyar insan güvenli içme suyuna, 3,4 milyar insan ise temel sanitasyona erişemiyor. Mevcut altyapıların ise yaklaşık yüzde 30’u kayıp-kaçak nedeniyle verimsiz çalışıyor. Rapora göre atık suyun yeniden kullanımı, enerji geri kazanımı, dijital izleme sistemleri ve yapay zekâ destekli altyapı yönetimi sayesinde su sistemleri doğrusal yapıdan döngüsel modele geçebiliyor; bu dönüşüm hem su stresini azaltabiliyor hem de uzun vadeli dayanıklılığı güçlendirebiliyor.
Finansman açığının kapatılması ise politika, finans, teknoloji ve kültürün eş zamanlı hareket etmesini gerektiriyor. Ulusal su stratejileri, güçlü yönetişim ve veri şeffaflığı yatırımın önünü açıyor.
Zirve öncesinde Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan “Küresel Su İflası” raporu ise dünya genelinde suyun sürdürülebilir kullanılmadığını, hatta pek çok bölgede “su iflası” benzeri durumların görüldüğüne dikkat çekiyor.
Rapora göre küresel nüfusun yaklaşık dörtte üçü “su güvensizliği” yaşayan ülkelerde yaşıyor; 4 milyar insan ise yılın en az bir ayında ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya kalıyor. Yeraltı suları, göller, nehirler, buzullar ve sulak alanlar onlarca yıldır sürdürülemez biçimde tüketilirken, kirlilik de mevcut kaynakları hızla kullanılmaz hale getiriyor.
Raporda, yüksek veya çok yüksek su stresi altındaki sulanan tarım alanlarının 170 milyon hektarı aştığı, arazi bozulumu, yeraltı suyu tükenmesi ve iklim değişikliğinin küresel ekonomiye yıllık maliyetinin 300 milyar doları geçtiği ifade ediliyor. Küresel gıda üretiminin yarısından fazlası, su depolama kapasitesi azalan veya istikrarsızlaşan bölgelerde yoğunlaşırken, tuzlanma 100 milyon hektardan fazla tarım arazisini verimsiz hale getiriyor. Araştırmacılar, artık “normale dönüş” hedefinin gerçekçi olmadığını, bunun yerine zararları en aza indirmeyi amaçlayan yeni bir küresel su gündemine ihtiyaç duyulduğunu savunuyor.
Zirvede iklim politikaları küresel ayrışmayı görünür hale getirdi
Zirvede iklim ve enerji politikaları sadece çevresel değil, aynı zamanda politik ve jeopolitik bir tartışma alanı haline de geldi. Zirvedeki en belirgin ayrışma, ABD yönetimi ile Avrupa Birliği (AB) ve diğer ülkeler arasındaki iklim stratejileri konusunda yaşandı.
Zirvede AB, iklim hedeflerine bağlılık mesajını güçlü şekilde yineledi. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen konuşmasında, sürdürülebilir büyümenin adil ticaret ve iklim hedeflerinin ekonominin merkezinde olduğu vurguladı. AB’nin Paris İklim Anlaşması hedeflerini destekleme ve net sıfır emisyon hedefine ulaşma kararlılığı Davos’ta tekrarlanan bir tema oldu. Ayrıca AB’nin karbon fiyatlandırması gibi politika araçlarını geliştirmeye devam edeceği belirtildi.
ABD’den gelen mesajlar ise daha farklıydı. ABD kanadından yapılan açıklamalarda fosil yakıtların kullanılmaya devam edilmesi gerektiği savunuldu. ABD yönetimi, yerli petrol ve gaz kaynaklarının stratejik önemini vurguladı ve bu kaynakların kullanımını sürdüreceklerini belirtti.
Yapay zekâ, teknolojik yeniliğin ötesinde stratejik bir güç unsuru haline geldi
Zirvede yapay zekâ (YZ) başlığı ise sadece bir teknolojik yenilik olarak değil, aynı zamanda jeopolitik güç ve stratejik egemenlik konusu olarak ele alındı. Zirvede teknolojinin yönetişim, etik, güvenlik ve toplumsal etkileri üzerine oturumlar düzenlendi. Yapay zekânın sadece ekonomik üretkenliği artırmadığı, aynı zamanda ülkelerin küresel rekabet ve güvenlik pozisyonlarını yeniden şekillendirdiği vurgulandı. Bu bağlamda liderler, yapay zekâ altyapısına sahip olmanın nasıl ulusal güç kaynağı haline geldiğini ele aldı ve bunun uluslararası ortaklık ile standartlaşma gerektiren bir mesele olduğunu belirtti.
Zirvenin bu yılki programında dikkat çeken en somut girişimlerden biri “Global Framework for Innovative and Trusted Digital Embassies (Dijital Elçilikler Küresel Çerçevesi)” oldu. Bu çerçeve kapsamında yapay zekâ teknolojisi geliştiren, ancak ulusal kapasitesi sınırlı olan ekonomiler için ortak bir yapay zekâ altyapısı erişim mekanizması sunulması hedefleniyor.
Girişim; güvenli veri depolama, YZ altyapısı ve uluslararası standartlara uygun dijital kaynaklara erişimi kolaylaştırmayı amaçlıyor. Gelişmekte olan ülkelerin YZ kullanımında dışa bağımlılığı azaltarak kendi dijital stratejilerini oluşturabilmesine de katkı sağlaması planlanıyor.
İklim ve enerji, jeopolitik rekabetin en önemli parçalarını oluşturuyor
Zirvede iklim ve enerji tartışmaları, artık sadece çevresel hedeflerin gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesi ekseninden çıkarak stratejik risk değerlendirmelerine dönüştü.
Pek çok lider, iklim krizi ve enerji dönüşümünü ekonomik ve güvenlik riskleriyle ilişkilendirerek tartıştı. Artık sürdürülebilir enerji sistemlerinin birer stratejik altyapı olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtildi. Bu kapsamda iklim hedeflerinin sadece çevre politikası değil, ekonomi, yatırım ve küresel rekabet stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınması gerektiği ifade edildi.
Zirve, iklim değişikliği ve enerji dönüşümü konularında küresel liderler arasında önemli görüş ayrılıklarının olduğunu açıkça gösterdi. Avrupa Birliği ve birçok uluslararası aktör, karbon azaltım hedefleri ve yenilenebilir enerji dönüşümüne vurgu yaparken, ABD yönetimi daha çok enerji güvenliği ve geleneksel enerji politikaları üzerinde durdu. Çin ise yenilenebilir enerji kapasitesindeki liderliğini ve küresel iş birliği isteğini savundu. Zirvedeki bu çeşitlilik, iklim ve enerji politikalarının artık sadece çevresel bir konu değil, küresel ekonomi ve jeopolitik rekabet alanlarına entegre bir gündem maddesi haline geldiğini açıkça gösterdi.
