Enerji sistemi 2026’da teknoloji, altyapı ve iklim baskıları altında yeniden şekilleniyor

Enerji sistemi 2026’da teknoloji, altyapı ve iklim baskıları altında yeniden şekilleniyor

S&P Global Energy’nin raporu, yapay zekâdan enerji şebekelerine uzanan baskıların enerji sistemini büyüme ve iklim hedefleriyle sınadığını ortaya koyuyor.

S&P Global Energy’nin “Horizons: Top Trends 2026″ raporu, 2026 yılına girerken küresel enerji sisteminin artık bir dönüşüm sürecinde değil, aynı zamanda ekonomik büyüme, güvenlik ve sürdürülebilirlik baskılarıyla karşı karşıya olan çok katmanlı bir yeniden yapılanma dönemine girdiğini ortaya koyuyor. Rapora göre başta yapay zekâ kaynaklı olmak üzere giderek artan elektrik talebi, şebeke altyapısındaki yetersizlikler, temiz enerji piyasalarındaki jeoekonomik kırılmalar ve artan iklim riskleri, enerji politikalarının yönünü kökten değiştiriyor.

Raporda en kritik kırılma noktası, yapay zekâ ve veri merkezlerinin tetiklediği yüksek yoğunluklu elektrik talebi olarak tanımlanıyor. S&P Global Energy’nin senaryosuna göre küresel veri merkezlerindeki elektrik talebi 2026’ya kadar yüzde 17 artarken, 2030’a kadar yıllık ortalama yüzde 14’lük büyüme ile 2.200 TWh seviyesine ulaşabilecek. Bu seviye, bugün Hindistan’ın toplam elektrik tüketimine denk bir büyüklük anlamına geliyor.

Söz konusu talebin coğrafi olarak yoğunlaşmasına ise raporda özellikle dikkat çekiliyor. Veri merkezlerinin belirli bölgelerde kümelenmesi, ulusal üretim kapasitesinden çok yerel şebekelerin taşıma ve dengeleme kabiliyetini zorlayan bir etki yaratıyor. Bu da bazı ülkelerde toplam elektrik üretimi yeterli olsa bile, belirli bölgelerde kapasite yoğunluğu ve bağlantı gecikmeleri yaşanmasına yol açıyor.

Sürdürülebilirlik boyutunda ise tablo daha kırılgan konumda yer alıyor. S&P Global Corporate Sustainability Assessment verilerine göre, veri merkezi işleten şirketlerin yüzde 38’inin net sıfır hedefi bulunmuyor. Büyük teknoloji şirketleri net sıfır taahhütleri açıklamış olsa da rapor, artan hız baskısı ve maliyet gereksinimlerinin bu hedeflerin uygulanmasını zorlaştırdığını vurguluyor.

Bu nedenle rapor, 2026’yılını, yapay zekânın gelişmesinin yalnızca teknoloji odaklı değil, enerji sistemi ve iklim taahhütleri açısından da stres unsurunu öne çıkaran bir yıl olarak tanımlıyor.

Güneş enerjisinde ilk küresel yavaşlama sinyali

Rapora göre 2025 yılı, küresel yenilenebilir enerji kurulumlarında tarihi bir zirveye işaret ediyor. Küresel güneş enerjisi kurulu gücü yıllık bazda ilk kez 500 GW eşiğini aşarken, 2026’da ilk kez küresel ölçekte yıllık ilave kapasitede düşüş yaşanması bekleniyor.

Bu yavaşlamanın yaklaşık tamamı Çin kaynaklı gerçekleşiyor. Çin’de 2025 ortasında uygulamaya alınan politika değişikliğiyle, sabit fiyat garantileri yerini rekabetçi ihalelere bıraktı. Bu geçiş, kısa sürede kurulumlarda sert bir fren etkisi yarattı. Rapora göre Çin’in yıllık güneş enerjisi ek kapasitesi 2025’te yaklaşık 300 GW iken, 2026’da 200 GW seviyesine gerileyebilir. Çin’in küresel kurulumlar içindeki ağırlığı düşünüldüğünde, bu düşüşün başka bölgeler tarafından telafi edilmesi zor görünüyor.

Ancak rapor, bu tabloyu “yenilenebilir enerjide gerileme” olarak okumuyor. Aksine, kesintisiz ve her yıl hızlanan büyüme döneminin sona erdiğine işaret ediyor. Önümüzdeki beş yılda küresel güneş enerjisi kurulu gücünün yine ikiye katlanması beklenirken, sektörün artık daha düşük marjlar, daha yoğun rekabet ve daha fazla konsolidasyonla şekilleneceği vurgulanıyor.

Düşük panel fiyatları, enerji depolama entegrasyonu ve işletme-bakım verimliliği, güneş enerjisinin yeni pazarlara açılmasını mümkün kılmaya devam edecek. Ancak rapora göre 2026 itibarıyla sektör, hacimden çok sistem entegrasyonu ve esneklik üzerinden değerlendirilecek yeni bir faza giriyor.

Şebekeler artık sistemin en zayıf halkasını oluşturuyor

S&P Global Energy’ye göre 2026’da enerji dönüşümünün önündeki en büyük yapısal engel, iletim ve dağıtım şebekeleri olacak. On yıllar boyunca üretim yatırımlarının gerisinde kalan şebeke altyapısı; artan elektrifikasyon, yenilenebilir enerji entegrasyonu ve yapay zekâ kaynaklı talep artışı nedeniyle kritik bir darboğaza doğru sürükleniyor.

Avrupa özelinde rapor, şebekelerin yaklaşık yüzde 40’ının 40 yaşın üzerinde olduğuna dikkat çekiyor. Bu altyapı, merkezi ve fosil yakıt temelli sistemlere göre tasarlandığı için, değişken yenilenebilir üretim ve iki yönlü enerji akışını taşımakta zorlanıyor. Avrupa Komisyonu’nun hesaplamalarına göre 2030’a kadar şebekeler için 584 milyar avroluk yatırım ihtiyacı bulunuyor; bu mikar 2040’a gelindiğinde 1,2 trilyon avroya kadar ulaşıyor.

ABD’de ise sorun daha çok yerel yoğunlaşma kaynaklı yaşanıyor. Yapay zekâ ve bulut bilişim yatırımlarıyla hızla büyüyen veri merkezi kümeleri, bazı bölgelerde mevcut şebekelerin kapasite sınırlarına dayanmasına neden oluyor. Rapora göre, izin süreçlerinin uzunluğu ve altyapı yatırımlarındaki gecikmeler, kapasite darboğazlarını daha da derinleştiriyor.

Bu nedenle rapor, şebekeleri artık “destekleyici altyapı” değil, enerji güvenliği ve rekabet gücünün belirleyici unsuru olarak konumlandırıyor. Enerji arzındaki genişlemenin, yalnızca üretim yatırımlarına değil, şebekelerin izin verdiği hıza bağlı olacağı vurgulanıyor.

Esnek elektrik alım anlaşmaları yükselişte

Raporda öne çıkan bir diğer dönüşüm alanını ise elektrik alım anlaşmalarının (PPA) yapısında yaşanan değişim oluşturuyor. Artan yenilenebilir enerji kapasitesi, özellikle güneş enerjisinin yoğun olduğu saatlerde sıfır ve negatif fiyatların daha sık görülmesine yol açıyor. Bu da sabit fiyatlı ve tek kaynağa dayalı klasik PPA’ların risk yönetimi açısından yetersiz kalmasına neden oluyor.

Bu tablo karşısında piyasa, hibrit ve esneklik temelli PPA’lara yöneliyor. Birden fazla üretim kaynağını, enerji depolamayı ve fiyat dalgalanmalarına karşı koruma mekanizmalarını içeren bu yapılar, üreticiler ve büyük tüketiciler için daha dengeli bir risk paylaşımı sunuyor.

Rapora göre şu aşamada piyasa hâlâ bir “deneme ve öğrenme” döneminden geçiyor. Enerji şirketleri ve kamu hizmeti sağlayıcıları bu tür yapıları daha erken benimserken, birçok kurumsal tüketici daha basit anlaşmalara yöneliyor. Ancak fiyat oynaklığının kalıcı hale gelmesiyle birlikte, daha kısa vadeli ve esneklik içeren sözleşmelerin yaygınlaşması bekleniyor.

Bu alanda veri merkezleri dikkat çekici bir rol oynuyor. Rapora göre veri merkezleri, küresel PPA pazarında en büyük alıcı konumunu koruyor ve 2025 itibarıyla imzalanan PPA’ların yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Bu eğilimin 2026 ve sonrasında da devam etmesi bekleniyor.

Yeşil hidrojen yarışında Çin öne çıkıyor

Rapora göre küresel ölçekte yeşil hidrojen beklentileri birçok ülkede ivme kaybederken, Çin bu alanda hem kapasite hem de maliyet tarafında belirgin bir hızlanma sergiliyor. 2025 yılında Çin’de devreye alınan elektrolizör kapasitesinin yaklaşık 1,5 GW seviyesine ulaştığı görülüyor; bu miktar, 2024 sonu itibarıyla dünya genelinde kurulu toplam elektrolizör kapasitesine neredeyse eşit seviyede bulunuyor. 2026’da ise Çin’in yeşil hidrojen için devreye alacağı elektrolizör kapasitesinin 4,5 GW’a çıkması, 2027’de ise 6,9 GW’a ulaşması bekleniyor.

Raporda bu büyümenin arkasındaki temel dinamikler; güçlü politika yönlendirmesi, beş yıllık kalkınma planları kapsamında verilen açık sinyaller ve ölçek ekonomisi sayesinde hızla düşen maliyetler olarak sıralanıyor.

Çin’in stratejisi yalnızca teknolojik liderlik ile sınırlı kalmıyor. Rapora göre fazla yenilenebilir elektrik üretimi, yeşil hidrojen aracılığıyla taşınabilir moleküllere dönüştürülerek hem iç piyasa dengesini sağlamak hem de ihracata yönlendirilmek isteniyor. Yeşil amonyak ve metanol projeleri bu stratejinin merkezinde yer alıyor.

Sürdürülebilir havacılık yakıtı yeterli seviyede yaygınlaşmıyor

S&P Global Energy’ye göre sürdürülebilir havacılık yakıtı (SAF), 2026 yılında küresel ölçekte yaklaşık yüzde 33 oranında kapasite artışı gösterecek. Küresel SAF üretim kapasitesinin 8 milyon ton seviyesine çıkması beklenirken, bu artış önceki yıllardaki neredeyse iki katına çıkan büyüme hızının altında kalıyor. Buna rağmen SAF’ın toplam jet yakıtı tüketimi içindeki payı hâlâ yüzde 0,5’in altında kalmaya devam ediyor.

Rapora göre üretim tarafında Asya öne çıkıyor. Buna karşın talep tarafında ise Avrupa belirleyici konumda yer alıyor. AB ve Birleşik Krallık’ta devreye giren zorunlu SAF karışım hedefleri, Avrupa’yı küresel SAF piyasasında en talepkâr bölge haline getiriyor.

Ancak rapor, SAF’ın ölçeklenmesinin önünde ciddi yapısal engeller bulunduğunu vurguluyor. Yüksek sermaye maliyetleri, sınırlı ve rekabetçi hammadde arzı, yeni teknolojilerin henüz ticari olgunluğa ulaşmamış olması ve politika belirsizlikleri, SAF yatırımlarının nihai yatırım kararına dönüşmesini zorlaştırıyor. 2030’a kadar açıklanan projeler hayata geçerse kapasitenin sekiz kat artabileceği belirtilse de bu projelerin büyük bölümü henüz onay aşamasında bulunuyor.

Bu nedenle rapor, SAF’ın havacılığın karbonsuzlaşması için vazgeçilmez bir araç olduğunu kabul etmekle birlikte, tek başına yeterli bir çözüm sunmadığını açıkça ortaya koyuyor.

Elektrikli araç dönüşümünde fiyat rekabeti kızışıyor

Rapora göre küresel elektrikli araç (EV) satışları 2026’da artmaya devam edecek olsa da bu büyüme son derece asimetrik bir yapıya sahip. Çin hem pazar büyüklüğü hem de maliyet yapısı sayesinde küresel EV dönüşümünün merkezinde yer alıyor. Nitekim raporda 2025 itibarıyla dünya genelinde satılan her üç elektrikli araçtan yaklaşık ikisinin Çin’de satıldığına dikkat çekiliyor.

Çin’i farklılaştıran temel unsur ise elektrikli araçların içten yanmalı motorlu araçlarla fiyat eşitliğine ulaşması oluşturuyor. Yoğun rekabet, ölçek ekonomisi ve tedarik zinciri hâkimiyeti, Çin’de EV fiyatlarının geleneksel araçlarla benzer seviyelere inmesini sağladı. Bu da Çin’in ilk büyük “EV çoğunluklu” pazar olma yolunda ilerlemesini mümkün kılıyor.

Avrupa’da ise EV pazarında canlanmanın temel nedeni olarak daha sıkı emisyon standartları gösteriliyor. Otomotiv üreticileri, yaklaşan CO₂ hedeflerini karşılamak için yeni modelleri hızla piyasaya sürüyor ve fiyat indirimlerine yöneliyor. ABD’de ise federal teşviklerin geri çekilmesiyle 2026, EV’ler için sübviyonsuz talebin sınandığı ilk yıl olacak.

Rapora göre Çinli üreticilerin rekabetçi fiyatları, özellikle ticaret engellerinin düşük olduğu gelişmekte olan ülkelerde EV yayılımını hızlandırabilecek önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.

Karbon muhasebesi küresel ticarette yeni gerilim alanı oluşturuyor

Raporda 2026 yılı, karbon muhasebesinin teknik bir raporlama konusu olmaktan çıkarak küresel ticaretin merkezî bir unsuru haline geldiği yıl olarak tanımlanıyor. Emisyon hesaplamalarında kullanılan yöntemler arasındaki farklılık, ürünlerin karbon yoğunluğuna göre karşılaştırılmasını zorlaştırıyor ve piyasa şeffaflığını sınırlıyor.

Bu gerilimin en somut örneğini ise Avrupa Birliği’nin hayata geçirdiği Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) oluşturuyor. Ancak rapora göre, farklı ülkelerdeki emisyon muhasebesi yaklaşımları şirketlerin aynı ürün için birden fazla hesaplama yapmak zorunda kalmasına yol açıyor.

Raporda, GHG Protocol kapsamındaki olası revizyonların ve Kapsam 2 emisyonlarının nasıl ele alınacağının, şirketlerin enerji tedarik tercihlerini doğrudan etkileyeceği vurgulanıyor. Bu nedenle karbon muhasebesi, yalnızca çevresel bir konu değil, rekabetçilik ve ticaret politikası meselesi olarak öne çıkıyor.

İklim uyumu şirketler için ertelenemez bir zorunluluk haline geliyor

S&P Global Energy’nin iklim bilimi analizlerine göre ise mevcut emisyon eğilimleri devam ederse, küresel sıcaklık artışının 2040’a kadar 2,3°C’yi aşma olasılığı yüzde 50 seviyesinde bulunuyor. Bu senaryo, fiziksel iklim risklerinin şirketler üzerindeki ekonomik etkilerini hızla büyütüyor.

Rapora göre aşırı hava olayları, kuraklık, sıcak hava dalgaları ve altyapı hasarları; iş kesintileri, onarım maliyetleri ve verimlilik kayıpları yoluyla şirketler için yıllık yaklaşık 885 milyar dolarlık bir maliyet riski yaratıyor. Buna rağmen iklim uyum planlarının şirketler arasında hâlâ sınırlı kaldığı görülüyor.

Enerji, kamu hizmetleri ve doğal kaynak sektörleri gibi doğrudan maruz kalan alanlarda uyum planları daha yaygınken, birçok sektörde bu tür çalışmalar istisna niteliğini koruyor. Rapora göre ise uyumun hangi hızda ve hangi kapsamda hayata geçirileceği belirleyici rol oynuyor.

Paylaş