“Jeostratejik Görünüm 2026” raporu, su kıtlığı ve kritik mineraller yarışının küresel rekabetin merkezine yerleştiğini ortaya koyuyor.
EY ve Parthenon iş birliğiyle hazırlanan “Jeostratejik Görünüm 2026” raporu inovasyon, iklim değişikliği ve demografik dönüşümler gibi uzun vadeli eğilimlerin ötesinde, esas belirleyici gücün artık jeopolitik rekabet olduğunu ortaya koyuyor.
Raporda 2026’yı şekillendirecek üç temel eksen öne çıkıyor. Bunlardan ilkini devlet müdahaleciliğinin kalıcı hale gelmesi ve ekonomik egemenlik anlayışının güçlenmesi oluşturuyor. Kritik mineraller ve su gibi sınırlı kaynaklara erişim için artan küresel rekabet ise ikinci planda yer alıyor. Üçüncüsünü ise Kuzey Amerika, Avrupa, Asya-Pasifik ve Orta Doğu’nun büyük güç mücadelesinin merkezi hâline gelmesi oluşturuyor. Bu çerçevede rapor, 2026’da şirketlerin artık maliyet optimizasyonu yerine jeopolitik risk azaltımı ve dayanıklılık ekseninde konumlanmak zorunda kalacağını vurguluyor.
Su kıtlığı jeopolitik riskleri derinleştiriyor
Rapora göre 2026’nın en kritik başlıklarından birini su kıtlığı oluşturuyor. Hâlihazırda yaklaşık 4 milyar insan yılın en az bir ayında ciddi su stresi yaşıyor ve artan talep ile iklim değişikliği bu baskıyı büyütüyor. Ancak su krizi artık yalnızca tarımsal üretim ya da içme suyu sorunu olarak görülmüyor. Zira yapay zekâ veri merkezleri, yarı iletken üretim tesisleri ve kritik mineral işleme süreçleri yoğun su tüketimi gerektiriyor.
Özellikle yarı iletken üretiminde su kullanımı çarpıcı boyutlara ulaşıyor. Rapora göre tek bir büyük üretim tesisi günde milyonlarca galon su tüketebiliyor. ABD’nin kurak güneybatı bölgelerinde yoğunlaşan çip yatırımları, sanayi ile yerel halk arasında su tahsisi tartışmalarını artırıyor. Avrupa’da ise yaz aylarında nehir debilerinin önemli ölçüde düşebileceği ve bunun enerji üretimi ile tarımı doğrudan etkileyebileceği öngörülüyor.
Su kıtlığı aynı zamanda siyasi ve toplumsal riskleri de tetikliyor. Azalan tarımsal üretim ve yükselen gıda fiyatları sosyal huzursuzluk riskini artırabiliyor. Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi hâlihazırda su stresi yüksek bölgelerde bu baskının daha da sertleşebileceği belirtiliyor. Sınır ötesindeki su kaynakları üzerindeki gerilimler, suyun jeopolitik bir araç olarak kullanılma potansiyelini güçlendiriyor. Bu da su altyapısının artık çevresel bir konu olmanın ötesinde ulusal güvenlik meselesi haline geldiğini gösteriyor.
Rapor su kıtlığının gıda enflasyonunu da artırarak sosyal huzursuzluğu tetikleyebileceği, göç baskısını güçlendirebileceği ve zayıf yönetişime sahip bölgelerde çatışma riskini artırabileceğini belirtiyor.
Tedarik zincirleri jeopolitik risklere göre yeniden şekilleniyor
Raporda kritik mineraller kapsamında ihracat yasağı ve millileştirme gibi yaklaşımları 2026’nın en belirleyici dinamiklerinden biri olarak tanımlanıyor. Elektrikli araç bataryaları, yenilenebilir enerji sistemleri, savunma sanayi ve yapay zekâ altyapıları; lityum, nikel, kobalt ve nadir toprak elementleri gibi minerallere bağımlı bulunuyor. Artan elektrik talebi ve savunma harcamaları ise bu metallere olan talebi daha da yukarı taşıyor.
Ancak kritik minerallerin üretim ve rafinaj kapasitesinin coğrafi olarak son derece yoğunlaşmış olduğu görülüyor. Özellikle nadir toprak elementlerinde Çin’in baskın konumu, arz güvenliğini jeopolitik bir meseleye dönüştürüyor. Bu yoğunlaşma, ihracat kontrolleri ve ticaret kısıtlamaları yoluyla stratejik baskı aracı olarak kullanılabilecek bir kırılganlık yaratıyor.
Birçok ülke bu riski azaltmak için ham cevher ihracatını sınırlayıp yerel işleme kapasitesini artırma, devlet destekli madencilik şirketleri kurma ve yerli üretim şartı getirme gibi adımlar atıyor. Aynı zamanda geri dönüşüm ve malzeme ikamesi yatırımları da hız kazanıyor. Rapor, geri dönüşümün orta vadede yeni madencilik baskısını önemli ölçüde azaltabileceğine de dikkat çekiyor.
Su kıtlığı ile kritik mineraller yarışı aslında birbirinden bağımsız bir konumda yer almıyor. Zira madencilik ve rafinaj süreçleri de yoğun su tüketiyor. Bununla birlikte dijitalleşme ve enerji dönüşümü hızlandıkça hem mineral hem de su talebi artıyor. Bu da kaynak güvenliği ile teknoloji rekabetini aynı denklemde buluşturuyor.
Rapor, 2026’nın bir “kaynak güvenliği yılı” olacağına işaret ediyor ve küresel sistemin artık en düşük maliyetli üretim modelinden, en dayanıklı ve jeopolitik olarak güvenli tedarik zinciri modeline geçmeye başladığını belirtiyor.
Dayanıklılık kurumsal stratejinin merkezine yerleşiyor
Rapor, 2026’nın aynı zamanda kurumsal stratejilerin jeopolitik gerçekliğe göre yeniden tasarlanması gereken bir döneme işaret ettiğini vurguluyor. Bu çerçevede dayanıklılık inşası, jeostratejik yönetişim ve tedarik zincirlerinin yeniden tasarımı olmak üzere üç başlık öne çıkıyor.
Rapor, yöneticilerin artık tek bir baz senaryo üzerinden hareket etmesinin yetersiz olduğunu belirtiyor. Jeopolitik riskler doğrusal ilerlemiyor; ani politika değişimleri, seçim sonuçları, ihracat kontrolleri ya da bölgesel çatışmalar bir anda iş ortamını dönüştürebiliyor. Bu nedenle şirketlerin klasik risk yönetimi yaklaşımını aşarak, jeopolitik senaryo analizini stratejik karar alma süreçlerine entegre etmesi gerekiyor.
Rapora göre dayanıklılık yalnızca kriz anında reaksiyon göstermek değil; önceden kırılgan noktaları belirlemek anlamına geliyor. Ticaret yollarındaki aksama, sermaye akışlarına getirilen kısıtlamalar, kritik mineral ihracat yasakları ya da su kullanım regülasyonları gibi olasılıkların finansal planlama ve yatırım stratejilerinde entegre edilmesi gerekiyor. Böylelikle hem operasyonel süreklilik hem de sermaye yapısının dayanıklılığı korunabiliyor.
Rapor, jeopolitik gelişmelerin de artık yalnızca kamu ilişkileri ya da dış politika uzmanlarının alanı olmadığını vurguluyor. Devlet müdahaleciliğinin arttığı, sanayi politikalarının genişlediği ve dijital egemenlik düzenlemelerinin sertleştiği bir ortamda jeostrateji, şirket içi tüm fonksiyonları ilgilendiriyor.
Bu nedenle hukuk, finans, vergi, tedarik zinciri, kamu ilişkileri, risk yönetimi ve özellikle teknoloji ekiplerinin birlikte çalıştığı çapraz fonksiyonel bir yapı öneriliyor. Aynı şekilde yeni tarifeler, dolaylı vergiler ve teşvik paketleri; vergi planlaması ile tedarik zinciri kararlarının birlikte ele alınmasını gerektiriyor.
Bununla birlikte dünyada “en ucuz ve en hızlı” model yerine “en dayanıklı ve en jeopolitik uyumlu” model öne çıkıyor. Korumacılık eğilimleri, ihracat kontrolleri ve kritik mineral politikaları, şirketleri üretim ve yatırım kararlarını yeniden düşünmeye zorluyor. Rapora göre CEO’ların önemli bir bölümü halihazırda yerelleşme ya da bölgeselleşme stratejilerini hayata geçiriyor veya planlıyor.
Ancak rapor, yerelleşmenin tek tip bir çözüm olmadığını da vurguluyor. Yöneticilerin; tek kaynağa bağımlılığı azaltacak çoklu tedarik stratejilerini değerlendirmesi, kritik girdilerde alternatif tedarikçi ağları oluşturması ve gerekirse hibrit ya da çoklu üretim modellerine geçmesi öneriliyor. Aynı zamanda yeni ticaret blokları ve “friendshoring” anlaşmalarının yakından takip edilmesi gerekiyor.
Yatırım kararlarında ise jeopolitik prim artık hesaba katılması gereken bir unsur olarak görülüyor. Bir ülkenin politik istikrarı, sermaye kontrolleri riski, su stresi seviyesi ya da kritik mineral erişimi; uzun vadeli yatırım fizibilitesinin parçası haline geliyor.
Rapor, 2026’da başarı için en kritik yetkinliğin “jeopolitik farkındalık” olduğunu belirtiyor. Senaryo planlamasını merkezine alan, jeostratejiyi kurumsal yönetişime entegre eden ve tedarik zincirlerini dayanıklılık temelinde yeniden tasarlayan şirketler, belirsizlik ortamında avantaj elde edebilecek. Aksi durumda ise ani politika değişimleri ve kaynak şokları, kurumsal performansı ciddi biçimde etkileyebilecek.
