Dünya yüzyılın sonuna kadar 3,5 derece daha ısınabilirdi

Dünya yüzyılın sonuna kadar 3,5 derece daha ısınabilirdi

Montreal Protokolü’nün imzalanmasının 35. yıl dönümü, Uluslararası Ozon Tabakasının Korunması Günü kapsamında kutlanıyor.

1977’de British Antarctic Survey’de (BAS) meteoroloji ve programlama ile ilgili iş ilanına başvurusu kabul edilen Jonathan Shanklin’in ana görevi, dünyaya ulaşan UV ışınının miktarını ölçerek atmosferde ne kadar ozon bulunduğunun doğru bir resmini sunan Dobson ozon spektrofotometresinden gelen tüm verileri kontrol etmek ve düzenlemekti.

BAS’ta çalıştığı dönemde dünyada egzoz gazları ve spreylerden saçılan kloroflorokarbonların (CFC’ler) ozon tabakasına zarar verip vermediği tartışılıyordu. Nature dergisinde yayımlanan Sherwood Rowland ve Mario Molina’nın makalesi CFC’ler tarafından atmosfere salınan klor atomlarının, koruyucu stratosferik ozon moleküllerini yok ettiğini ortaya koymuş ve bilim dünyası ikiye bölünmüştü.

Rowland ve Molina’nın bulgularını çürütmek isteyen Shanklin, o yılın Dobson ozon spektrofotometresinden elde edilen verileriyle on yıl öncesinin verilerini karşılaştırmaya karar verdi. Amacı, on yıl içerisinde ozon tabakasında kayda değer bir değişimin yaşanmadığını göstermekti. Ancak sonuçlar Shanklin’i şaşırttı.

On yılda ozon miktarında sistematik bir düşüş yaşanmıştı. Üstelik Antarktika’daki Halley Araştırma İstasyonu üzerindeki ozon tabakasının kalınlığı üçte iki oranında incelmişti. Shanklin, meslektaşları Joe Farman ve Brian G. Gardiner ile Nature dergisi için gözlemlerini aktardığı bir makale kaleme aldı. Makale 1985 yılında yayımlandı ve dünyada şok etkisi yarattı.

En başarılı uluslararası çevre anlaşmalarından biri

Bağımsız bir bilim ekibi, Shanklin’in bulgularını hızla doğruladı: Uydular, ozon deliğinin 20 milyon kilometrekarelik geniş bir alana yayıldığını gösteriyordu. Bilim dünyası, genellikle aerosol kutularında ve buzdolapları gibi soğutma cihazlarında kullanılan CFC bileşiklerinin ozon tabakasının delinmesine sebep olduğu konusunda hemfikir oldu.

16 Eylül 1987 tarihinde, ozon tabakasının incelmesinden sorumlu çok sayıda maddenin üretimini aşamalı olarak durdurarak ozon tabakasını korumayı amaçlayan Montreal Protokolü imzalandı. 1993 yılında ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 16 Eylül’ü “Uluslararası Ozon Tabakasının Korunması Günü” ilan etti.

Günümüzde protokol, tüm zamanların en başarılı uluslararası çevre anlaşmaları arasında kabul ediliyor.

CFC’lerden sonra HFC’lere de kısıtlama

Yapılan araştırmalar doğrultusunda, bilim insanları protokolün işe yaradığını, ozon tabakasındaki incelmenin iyileştiğini raporladı. Uydu görüntüleri, yer istasyonları, hava durumu balonlarından gelen verilerle, Hindistan büyüklüğünde; tam 4 milyon kilometrekare alanda ozon tabakasının iyileştiği gözlemlendi. Protokol kapsamında ülkelerin aldığı önlemler, Kuzey Kutbu bölgesinde 3 derecelik sıcaklık artışının engellenmesine yardımcı oldu.

CFC’lerin ve ikamelerinin ozon tabakası üzerindeki etkisi hakkında yeni kanıtlar ortaya çıktıkça protokol de güncellenmeye devam ediyor. Örneğin 2016 yılında, Doğal Çevre Araştırma Konseyi (Natural Environmental Research Council) tarafından finanse edilen araştırmalar, iklimlendirme, soğutma, ısı pompası, solvent, yangın söndürme sistemleri ve elektrikli şalt cihazlarında soğutma gazı olarak kullanılan hidroflorokarbonların (HFC’ler) küresel ısınmayı artırma potansiyelinin oldukça yüksek olduğunu ortaya koydu. Bu doğrultuda HFC’lerin üretiminin ve tüketiminin aşamalı olarak azaltılmasını amaçlayan Kigali Değişikliği, 2016 yılında Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü kapsamında kabul edildi.

3,5 derecelik artış yaşanabilirdi

2018’de yayımlanan Ozon Azaltma Bilimsel Değerlendirmesi (Scientific Assessment of Ozone Depletion), üst stratosferik ozon tabakasının 2000’den bu yana her on yılda yüzde 1 ila 3 oranında iyileştiğini gösteriyor. Öngörülen senaryo kapsamında, Kuzey Yarımküre ve orta enlem ozonu 2030’lara, Güney Yarımküre 2050’lere ve Kutup Bölgeleri 2060’a kadar tamamen iyileşecek. Rapor, ozon tabakasını koruma çabalarının, 1990’dan 2010’a kadar tahmini 135 milyar ton karbondioksit eşdeğerinde emisyonu önleyerek iklim değişikliğine karşı mücadeleye de katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Montreal Protokolü başarısız olsaydı, ozondaki incelmiş alan bugün yüzde 40’tan daha fazla oranda artmış olacaktı. Ancak protokol sayesinde bu gidişle incelmenin yüzyılın sonlarına doğru tamamen düzeleceği bekleniyor.

UKRI tarafından yapılan bir araştırma, 1980’lerin sonlarında yasaklanmamış olsaydı CFC’lerin sürekli kullanımlarının ortalama küresel hava sıcaklıklarının yüzyıl sonuna kadar 3,5 derece daha artmasına neden olacağını belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UN Environment Programme) tarafından hazırlanan bir rapor, ozon tabakasındaki deliğin keşfedilmemiş olduğu bir senaryoda, 2030 yılına kadar küresel cilt kanseri vakalarının oranının yüzde 14 daha fazla olacağını ortaya koyuyor.

Montreal Protokolü’nün imzalanmadığı bir senaryoyu inceleyen başka bir araştırma ise, bu yüzyılın sonuna kadar toprağın 325-690 milyar ton daha az karbon tutulabileceğini tahmin ediyor. Bu değişiklik, milyonda bir ek 115-235 parça atmosferik karbondioksit ile sonuçlanabilir ve küresel ortalama yüzey sıcaklığının 0,5-1,0 derece daha fazla artmasına yol açabilirdi.

“Bir kültür değişikliği gerekli”

Shanklin, dünya devletlerinin hızlı bir şekilde harekete geçmesini şu ifadelerle açıklıyor: “Ozon tabakasındaki delik net olarak görülebilen bir şeydi. Politikacılara Antarktika ozon deliğinin bir resmini gösterebilirdiniz. Ozon tabakasındaki delik yüzünden artan UV ışını aynı zamanda cilt kanseri vakalarıyla da bağlantılı olduğundan, bu bir halk sağlığı sorunuydu ve bu nedenle siyasi girişimler inanılmaz derecede hızlı bir şekilde ilerledi.”

Montreal Protokolü’nün tüm çevre sorunları için bir eylem modeli sunabileceğine ve çevresel krizleri hafifletecek potansiyel stratejiler konusunda bilimsel kanıt sağlayabileceğine işaret eden Shanklin, “Her bir krizin üzerine ayrı ayrı yara bandı yapıştırmaktansa sorunun kendimizde olduğunu kabullendiğimiz temelden bir kültür değişikliği gerekli. Korkarım ki ancak tam anlamıyla bir felaket yaşanırsa bu kültür değişikliğini fiilen gerçekleştirmeye yetecek kadar kişinin zihni değişecektir.” diyor.

Shanklin, “Mevcut uygarlığımızın çöküşüne yol açması muhtemel bir yönde ilerliyor olsak da her daim umut olduğunu ve insanoğlunu yeryüzünden silecek de olsak, diğer canlıların hayatta kalacağını belirterek sözlerimi sonlandırmalıyım.” ifadeleriyle iklim eylemlerinin önemini vurguluyor.